Thursday, September 21, 2006

aysel git başımdan / attila ilhan

aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum.
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum.

benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın,
hiçbir dakikamı yaşayamazsın.
aysel git başımdan ben sana göre değilim.
benim icin kirletme aydınlığını,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

ıslığımı denesen hemen düşürürsün,
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim.
ya ölmek ustalığını kazanırsın,
ya korku biriktirmek yetisini.
acılarım iyice bol gelir sana,
sevincim bir türlü tutmaz sevincini.
aysel git başımdan ben sana göre değilim.
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.

sevindiğim anda sen üzülürsün.
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş,
uzak yalnızlık limanlarına.
aykırı bir yolcuyum dünya geniş,
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki.
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş.
sakın başka bir şey getirme aklına.
aysel git başımdan ben sana göre değilim,
ölümüm birden olacak seziyorum,
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim.
aysel git başımdan seni seviyorum.

Wednesday, September 20, 2006

posta gazetesi amatör şairler köşesinden bir şiir

novaa isimli bir sözlük yazarının bu sayfada yazdığı bir entry'den alıntı:

"merhaba ben niyazi toklu, 13 yıldır şiir yazıyorum, şiirin aşağıdadır, saygılarımla... "

seni çok seviyorum,
aşkından ölür gibi oluyorum,
senin için yaşıyorum
aşkın cennet
seni bana sorsalar,
çok güzel anlatırım ben onlara
ben seni çok severken
bakarım onlara.........

Tuesday, September 19, 2006

sibernetik / turgut uyar

üç kere üç dokuz eder
bilirsin
birin karesi birdir
kare kökü de
bilirsin
"mutlu aşk yoktur"
bilirsin

ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
nedendir bilinmez
garip bir biçimde
hep sonsuzdur

kare kökü de yoktur

Sunday, September 17, 2006

dünya bir yana, sen bir yana / ömer hayyam

yeryüzü padişahların,
kralların olsun.
cehhennem kötü insanın olsun,
cennet iyi insanın..
tanrıya toz kondurmamak meleğin işi olsun,
temizlik,
cennet kapıcısının işi..
kim,
ne olursa olsun,
sevgili bizim olsun tek,
canı,
canımız olsun.

Friday, September 15, 2006

göğe bakma durağı / turgut uyar

ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
bebek dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
şu aranıp duran korkak ellerimi tut

bu evleri atla bu evleri de bunları da
göğe bakalım

falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
inecek var deriz otobüs durur ineriz
bu karanlık böyle iyi aferin tanrıya
herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım

senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
seni aldım bu sunturlu yere getirdim
sayısız penceren vardı bir bir kapattım
bana dönesin diye bir bir kapattım
şimdi otobüs gelir biner gideriz
dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin
seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
durma kendini hatırlat
durma göğe bakalım

dünyanın en güzel arabistanı / can yayınları - 1994

Wednesday, September 13, 2006

buz gibi / edip cansever

aşk iyidir bak
duyumunu artırır insanın
hele don gömlek sabahları
tıraş olacağını duyarsın
yeni gömleğini giyeceğin gelir
bir yeni biçim eklersin insan olacağa
masaya, merdivene, aynalı dolaba
derken ardından şıpın işi bir kahvaltı
amanın dersin bu ne delice gidiş
paldır küldür açar mıydı fıstık ağacı
ispinoz düşünür müydü
deli olan kaşınır mıydı
kolların upuzun walt whitman'ı okumaktan
ağzın desen bir karış açık
sokaklar yok mu, o sokaklar
önce bir yeşile işkilli
evlerde büyümeler, alıp başını gitmeler olacak
kızıp duracaksın üstüne başına konan toza
televizyondaki işe
usanmak, hızını eksiltmek dendi mi
cin ifrit kesileceksin birden

hey gibi duyumuna yandığımın dünyası
alıp vereceğin olacak ille
aşk maşk buz gibi yaşayacaksın

Monday, September 11, 2006

ne tuhaf / sabahattin kudret aksal

ne tuhaf ömrümün sonuna kadar
kelimelerle yaşamam.
ağaçtan çok ağaç sözünü
denizden çok deniz sözünü
sevmem.

halbuki bir sabah erken uyanınca
balkona çıkmak da güzel.

Saturday, September 09, 2006

yalnız / friedrich nietzsche

haykıran kargalar
darmadağın uçuşuyor kente doğru:
neredeyse yağacak kar
yeri yurdu olanlara ne mutlu!

donmuş kalakaldın,
hanidir gözlerin arkada!
boşuna kaçışın, ey çılgın,
kıştan uzaklara!

dilsiz ve soğuk binlerce çöle
açılan bir kapıdır dünya!
insan senin yitirdiğini yitirse
bir yerlerde duramaz bir daha!

sen şimdi solgun, sarı
kış gurbetlerine lanetli,
hep soğuk gök katlarını
arayan bir duman gibi.

uç git kuş, söyle ezgini
ıssız çöl kuşlarının sesiyle!
göm, gizle, ey çılgın, kanayan kalbini
buzların, alayların içine!

haykıran kargalar
uçuşuyor kentten yana, dağınık:
nerdeyse yağacak kar
yeri yurdu olmayana çok yazık!

çeviren: behçet necatigil
kaynak: epigraf.fisek.com.tr

Thursday, September 07, 2006

infilak / edip cansever

ben gidince hüzünler bırakırım
bu senin yaşadığındır
bir ev sıkılır kadınlardaki
bir adam sıkılır kadınlardaki
seni sevmek bu kadar mı
o benim yaşadığımdır.

bazan da bir yerde kuşlar vardır
ne uçmak ne görünmek için

bir karanfil pencereyi deler
bir kapı kendiliğinden kapanır
istesek sevişirdik, ama olmadı
biz değil yaşayan acılardır.

gitsem de her yerde biraz vardır
hatırda zamansız bir plak
bir otel kapısı, biraz istasyon
vardır o seninle birlikte olmak
buluşur çok uzaktan ellerimiz
ve nasıl gözgözeyiz ansızın bir infilâk.

kaynak: toplu şiirler ı - petrol (adam yayınları, 1990)

Tuesday, September 05, 2006

misis'te yeni bir mahalle / emin akdamar

bir buz parçasını parçalayıp ikiye
buluşturmak suyu da ayrılıkla
dicle muhacirdir artık
sözle ve yalanla anılır geçer
uzaklanır geçmişini taşıyan derelerde
su sesi yazar kırılgan bir şair
misis'te akşam olur

yağmurlara yakalanır dağlarda
bulut hırsızlığı yaptığını söyler
çünkü tanımlamaz görüntüleri sözcükler
otlar tutuşturulmuş evler yakılmıştır
anlamı aynıdır yangının bütün sözlüklerde
misis'te yeni bir mahalle kurulur
bir şair anadilini unutur

tül bir perdenin ardındadır özgürlük
düşüdür ellerini uzatsa dokunacağının
uyanır traş olur imgelerini toplar
uçurur içindeki güvercinleri
gözlerinde çiçek mevsimidir:
buzların erimesi coğrafyayı ürkütür
misis'te bir şair kendini öldürür(!)

Sunday, September 03, 2006

yalnızlık kayzer'den daha güçlüdür / cahit koytak / 1989

yalnızlık kayzer'den daha güçlüdür
ve roma'dan daha uğultulu

yastığa gömebilir misin onu?
duvara asabilir misin?
bir âyin elbisesi
ya da bir geyik postu gibi?

ruhundan sızarak senin
ve belkemiğinden
odanı dolduracak
belki de dünyanı
ve üstüne çıkaracak
tekneni, dalgaların

yalnızlık...
bitişik yataktaki hasta:
başının altında elleri
ve gözleri tavanda - sabaha kadar
alçak sesle
tanrı'yla konuşuyor
ve bazen de seninle.

Friday, September 01, 2006

sen kuş olursun / gidersin bir trenle - cahit zarifoğlu

uzun bir geçmişimiz var
hiç yorulmadan
en azından bir kere
eğlenceli beşik

ha biz varız
ha biz maskeli balo
saygıya durup üstün bir gecede
bir sır payı katlayıp
sade bir kahveden
keyifsiz bir detayın hükmüyle
ha biz yokuz
ha biz seferde

ya bu kez ölenleri görmeliysek
ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle

parka dolalım
park bizi alır önce
seyrimizden bir sabah kazanır
eğri fakat daha çok eğrilmez bir şoförle
sayısız rampaya katlanır
ya güneşten daha zengin
sofraya diz çökeriz
ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle

oysa sergimize kuşlar gelir uzanır.

Tuesday, August 29, 2006

deri eldiven / hande yener

beni bıraktığın koridor boştu
uzandığım yer cilalı
tutunacak bir şey de yok
giyinmişsin beni
her hareketin üzerimde kalmış
o dar uzun koridorda
böyle sensiz böyle saf
ben burada seni bekleyen
bomboş bir eldiven

bu şarkının hikayesi: hande yener, önümüzdeki günlerde piyasaya çıkması beklenen yeni single'ındaki hit şarkısı 'deri eldiven'in nasıl oluştuğunu şöyle anlattı: "nazım hikmet, büyük aşkı vera, prag'dan gidince; en çok sevdiği şehirlerden biri olan prag'ı boş bir eldivene benzetmiş. onun bu benzetmesi bize fikir verdi ve hissettirdiklerini bir şarkıyla anlatmak istedik."

kaynak

Tuesday, August 22, 2006

barışa rock banner

barışa rock banner



Sunday, August 20, 2006

hayatın üçüncü gözü / ilhan irem

hayat bir ürpertidir kuytularımda
hayat ayak sesleri uykularımda
hayat bir özleyiştir umutlarınla
sırları gizleyiştir kuşkularınla

bir kapı açılır yüzün görünür
hayat yanılgıdır duygularında
bir kapı açılır yüzün görünür
hayat yanılgıdır duygularında

bir heyecan bir telaş bir oyun bin bir gece
sevgililer sahnede bir karışık bilmece
çok uzak anılar çocukluğumuz
ilk öpüşün coşkusu unuttuğumuz

hayat bir aksiseda uçurumlarda
dağılır paramparça karşı yarlarda
bir üçüncü göz gerek hayat sevgidir
çöz artık gözlerini oyun bitmiştir

bir kapı açılır yüzün görünür
hayat yanılgıdır duygularında
bir kapı açılır yüzün görünür
hayat yanılgıdır duygularında

bir heyecan bir telaş bir oyun bin bir gece
sevgililer sahnede bir karışık bilmece
çok uzak anılar çocukluğumuz
ilk öpüşün coşkusu unuttuğumuz

hayat bir aksiseda uçurumlarda
dağılır paramparça karşı yarlarda
bir üçüncü göz gerek hayat sevgidir
çöz artık gözlerini oyun bitmiştir

Friday, August 11, 2006

what anyone does listen

Monday, August 07, 2006

denizi görmeme izin verildi / rachel corrie

(rachel corrie'nin 7 şubat 2003'te ailesine gönderdiği bir e-posta'dan bölümler)

şu anda, iki hafta bir saattir filistin’deyim, ve hâlâ gördüklerimi anlatabileceğim çok az kelime var. benim için en zor olanı, oturup birleşik devletler’e yazarken burada neler olduğunu düşünmek; bu sanal iletişim bana lüks gibi geliyor. buradaki çocukların birçoğu, duvarlarında tank mermilerinin açtığı delikler ve yakındaki ufukta sürekli onları gözlemleyen işgalci bir ordunun kuleleri olmadan hiç yaşadı mı, bilmiyorum. her ne kadar tamamen emin olmasam da, buradaki çocukların en küçüğünün bile hayatın her yerde böyle olmadığını anladığını düşünüyorum. sekiz yaşında bir çocuk, ben buraya gelmeden iki gün önce bir israil tankı tarafından vurularak öldürülmüş; ve bir çok çocuk bana onun adını fısıldıyor: “ali”—veya onun duvardaki posterlerini gösteriyor. çocuklar aynı zamanda benim sınırlı arapçamı pratik yapmamı sağlıyorlar; bu, çok hoşlarına gitti. bana “kaif sharon?” “kaif bush?” diye soruyorlar, ve sınırlı arapçamla “bush majnoon” “sharon majnoon” diye cevap verince kahkahalarla gülüyorlar. (sharon nasıl? bush nasıl? bush deli. sharon deli.) tabii ki gerçekten inandığım bu değil, ingilizcesi olan bazı yetişkinler beni düzeltiyorlar: bush mish majnoon…bush bir işadamıdır. bugün “bush bir piyondur” demeyi öğrenmeye çalıştım, fakat doğru çevrildiğini sanmıyorum. fakat her nasılsa burada sekiz yaşındakiler, küresel iktidar yapısının işleyişinin -en azından israil söz konusu olduğunda- benim birkaç sene önce olduğumdan çok daha fazla farkındalar.

bununla birlikte hiçbir okumanın, konferans katılımının, belgesel izlemenin ve ağızdan çıkan hiçbir sözün beni buradaki durumun gerçekliğine hazırlayamayacağını düşünüyorum. bu durumu görmeden hayal edemezsiniz. ancak o zaman bile deneyiminizin gerçekliğin tamamı olmadığının farkına varırsınız: israil ordusunun silahsız bir abd vatandaşını vurursa büyük zorluklarla karşılaşacak olması, ordu kuyuları yok ettiğinde su alabilecek param olması gerçeği, ve tabii ki buradan gitme seçeneğimin olması gerçeği. benim memleketimde ailemden hiç kimse, araba kullanırken ana sokağın başındaki kulede bulunan roketatar tarafından vurulmadı. bir evim var. gidip okyanusu görmeme izin veriliyor. görünürde aylar ve yıllar boyunca dertsiz devam etmem hâlâ çok zor (çünkü bir çoğunun aksine ben beyaz bir abd vatandaşıyım). okula veya işe gitmek için evden çıktığımda, mud bay ve olympia şehir merkezi arasındaki bir kontrol noktasında yol ortasında bekleyen ağır silahlarla donanmış, işe gidip gidemeyeceğime veya işim bittiğinde eve gidip gidemeyeceğime karar verme gücü olan bir asker olmayacağı konusunda nispeten emin olabiliyorum. eğer ben bu çocukların varolduğu bu dünyaya ulaştığımda, bu dünyaya kenarından ve eksik bir şekilde dahil olduğumda bu kadar öfke duyuyorsam, tam tersi olsaydı ve onlar benim dünyama girselerdi nasıl olurdu diye merak ediyorum.

onlar, birleşik devletler'de genelde çocukların ebeveynlerinin vurulmadığını ve bazen okyanusu görmeye gittiklerini biliyorlar. fakat bir kere okyanusu görebilir, ve suyun ne kadar değerli olduğunun bilinmediği ve geceleri buldozerler tarafından çalınmadığı sakin bir yerde yaşayabilir, öldürücü kuleler, tanklar, silahlanmış “yerleşimler” ve şimdi büyük metal bir duvarla kuşatılmamış bir dünya gerçekliğini tecrübe edebilirsiniz. işte böyle olduğunda, varolarak -sadece varolarak- -dünyanın tek süper gücü tarafından desteklenen- dünyanın dördüncü büyük ordusunun boğazınızı sıkan kuşatmasının sizi kendi evinizden silme girişimine direnerek, yaaşdığınız -sadece yaşadığınız- çocukluğunuzun harcanan bütün yılları için dünyayı affedebilir misiniz merak ediyorum. bu çocuklarla ilgili merak ettiğim bir şey bu. gerçekten bilselerdi ne olurdu merak ediyorum.

bütün bu sayıklamaların ardından rafah’dayım. burası 140.000 kişinin yaşadığı ve bunların yaklaşık yüzde 60’ının mülteci olduğu –bir çoğunun ikinci ya da üçüncü defa mülteci olduğu-bir şehir. rafah 1948’den önce vardı, fakat buradaki insanların çoğu artık israil olan tarihi filistindeki evlerinden çıkarılıp buraya yerleştirilen insanlar, ve onların torunları. sina mısır’a döndüğünde, rafah ikiye ayrıldı. şu anda israil ordusu filistindeki rafah ile sınır arasına on dört metrelik bir duvar inşa ediyor. sınır boyundaki evlerden bir terkedilmiş bölge oluşturuyor. rafah popüler mülteci komitesi'ne göre, 602 ev tamamen yıkıldı. kısmen yıkılan evlerin sayısı ise daha fazla.

bugün, bir zamanlar evlerin durduğu molozun tepesine yürüdüğümde, mısır askerleri bana sınırın diğer yanından “git! git!” diye seslendiler; çünkü bir tank yaklaşıyordu. ardından el salladılar ve “ismin ne?” diye sordular. bu arkadaşça merakta rahatsız edici birşey vardı. bana bir ölçüde, ne kadar da diğer çocukları merak eden çocuklar olduğumuzu hatırlattı: mısırlı çocuklar tankların yolunda gezinen yabancı kadınlara bağırıyorlar. filistinli çocuklar neler olduğunu görmek için duvarları siper aldıklarında tanklar tarafından vuruluyorlar. uluslararası çocuklar tankların önünde bayraklarla duruyorlar. tanklardaki çoğu orada olmaya zorlanmış, çoğu da sadece agresif olan israilli çocuklar biz oradan uzaklaşırken kendilerini gizleyerek ve bazen bağırarak, bazen de el sallayarak evlere ateş ediyorlar.

tankların sınır boyundaki ve rafah ve kıyı şeridindeki yerleşimler arasında kalan batı bölgesindeki sürekli varlığına ek olarak, burada, sokakların bitiminde ufuk çizgisi boyunca sayılamayacak kadar çok ıdf kulesi var. bazıları ordunun yeşil metalinden yapılmışlar. diğerleri, yani bu tuhaf spiral şeklinde merdivenlerse, eylemlerin kimin tarafından yapıldığının anlaşılmaması için bir çeşit ağ ile örtülmüşler. bazıları tam binaların oluşturduğu ufuk çizgisinin altında gizleniyorlar. yeni bir tanesi geçen gün bizim çamaşır yıkayıp bayrak asmak için şehrin içinden iki kez geçtiğimiz süre içinde dikildi. sınıra en yakın alanlardaki bazı aileler en azından bir asırdır bu topraklarda yaşayan asıl rafahlılar olmalarına rağmen, oslo anlaşmasına göre, yalnızca şehrin merkezindeki 1948’de kurulan kamplar filistinlilerin denetiminde. fakat şu kadarını söyleyebilirim ki, herhangi bir kulenin görüş alanı içinde olmayan bir kaç yer var. tabii ki apache helikopterlerinin ya da bir seferde saatlerce şehrin üzerinde dolaşan, vızıltılarını duyduğumuz ama göremediğimiz kameraların karşısında korunaklı bir yer yok.

burada dışarıdaki dünyada olup bitenlerle ilgili haberlere ulaşma konusunda sıkıntı çekiyorum, fakat ırak’a karşı bir savaşın tırmandırılmasının kaçınılmaz olduğunu duyuyorum. burada “gazze’nin yeniden işgal edilmesi” konusunda büyük bir endişe var. gazze her gün çeşitli boyutlarda yeniden işgal ediliyor, fakat bence tankların gözlem yapmak ve toplulukların yakınlarından ateş açmak için bazı sokaklara girip birkaç saat veya birkaç gün sonra çekilmeleri yerine bütün sokaklara girip burada kalmalarından korkuluyor. eğer insanlar bu savaşın bütün bölgedeki halklar için sonuçlarının ne olacağını şimdiye kadar düşünmedilerse, umarım düşünmeye başlarlar.

aynı zamanda sizin buraya gelmenizi de umuyorum. uluslararası kişiler olarak sayımız beşle altı arasında değişiyor. bir şekilde kendilerine katılmamızı talep eden mahallelerin isimleri şöyle: yibna, tel el sultan, hi salam, brazil, block j, zorob ve block o. israil ordusu en büyük iki kuyuyu yok ettiğinden beri rafah’ın dış mahallelerindeki bir kuyunun başında gece boyunca beklenmesi gerekiyor. belediyenin su işleri masasına göre, geçen hafta yok edilen kuyular rafah’ın su ihtiyacının yarısını karşılıyormuş. toplulukların pek çoğu, uluslararası kişilerden, evlerin daha fazla yıkıma uğramasına kalkan olmalarını ve gece mahallelerde bulunmalarını rica ettiler. gece saat on civarından sonra hareket etmek çok zor, çünkü israil ordusu sokakta gördüğü herkese direnişçi muamelesi yaparak ateş ediyor. yani açıkçası sayımız çok az.
memleketim olympia’nın rafah’ı kardeş şehir olarak kabul edip ona bağlanmaya karar vererek çok şey kazanacağına ve çok şey verebileceğine hâlâ inanıyorum. bazı öğretmenler ve öğrenciler e-posta yazışmalarında ilgilerini ifade ediyorlardı, fakat bu oluşturulması gereken dayanışmanın sadece suyun üzerinde görünen yüzü. pek çok insan sesinin duyulmasını istiyor, ve bu seslerin abd’de benim gibi iyi niyetli uluslararası kişilerin süzgeçlerinden geçerek değil, doğrudan duyulmasını sağlamak için bizlerin uluslararası kişiler olarak ayrıcalıklarımızdan bazılarını kullanmamız gerktiğini düşünüyorum. insanların bütün olasılıklar karşısında örgütlenme ve bütün ihtimallere direnme yeteneklerinden yeni yeni pek çok şey öğreniyorum, ve bunun çok yoğun bir eğitim olmasını umuyorum.

abd’deki arkadaşlardan aldığım haberler için teşekkürler. shelton washington’da bir barış grubu örgütleyen ve washington dc’deki 18 ocak protestolarında bir delegasyona katılma olanağı bulan bir arkadaştan gelen raporu yeni okudum. buradaki insanlar medyayı izliyorlar ve bugün bana yine birleşik devletler’de büyük protestoların gerçekleştiğini, ve ingiltere’de “hükümetin sorunlar yaşadığını” söylediler. yani, buradaki insanlara tereddüt ederek de olsa birleşik devletler’deki pek çok insanın hükümetimizin politikalarını desteklemediğini ve küresel örneklere bakarak nasıl direnileceğini öğrendiğimizi söylerken kendimi polyanna gibi hissetmememi sağladığınız için teşekkürler.

Saturday, August 05, 2006

sorular ve cevaplar

1. yıllar yıllar önce izlediğim, müziğini ennio morriconne'nin yaptığı bir spagetti western'in sadece aşağıda anlattığım sahnesini hatırlıyorum. bu komedi-kovboy türündeki filmin ismi nedir? - 30 puan

filmin ana karakterlerinden biri mola verdiği salaş bir lokantada tabağındaki yemeği en küçük kırıntısına kadar siler süpürür(yiyerek tabi) ve çıkarken tabağını tezgaha bırakırken şöyle der: "tabağı yıkamanıza gerek kalmadı, iyice temizledim"

my name is nobody / hiç kimse adındaki adam

2. bu soundtrack'i hemen hatırlayacaksın sanırım - 17 puan

once upon a time in america / bir zamanlar amerika

3. bu repliğin geçtiği film - 20 puan

üç haftadır falan mı birliktesiniz?
bir ay. nasıl bildin?
birini havaalanına götürüyorsan bu ilişkinin başlarıdır. bu yüzden ben bunu başlarda hiç yapmam.
neden?
çünkü sonunda işler değişir ve havaalanına götürmezsin. asla bana şöyle denmesini istemem; “neden artık beni hiç hava alanına götürmüyorsun”

when harry met sally

4. bu repliğin geçtiği film - 10 puan

kolay bir gün değil. her ayrıntıyı hatırlıyorum. almanların hepsi gri giymişti. sen mavi. evet o elbiseyi artık giymiyorum. almanlar çekildiğinde yeniden giyeceğim.

casablanca

5. bu repliğin geçtiği film - 5 puan

hayatının geri kalanını başka biri ile geçirmek istediğini fark ettiğinde, hayatının geri kalanının bir an önce başlamasını istersin.

when harry met sally / harry sally ile tanışınca

6. bu repliklerin geçtiği 6 film - 6 x 3 = 18 puan)

a) ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım.

godfather II / baba II

b) annem bir erkeğin en iyi dostu annesidir der.

psycho / sapık

c) say "hello" to my little friend!

scarface / yaralı yüz

d) play it, sam. play as time goes by.

casablanca

e) you talking to me?

taxi driver / taksi sürücüsü

f) ölü insanlar görüyorum.

the sixth sense / altıncı his

Wednesday, June 07, 2006

içerden çıkan adam

içerden çıkacak birazdan adam
yılların tortusu çökmüş yüzüne
alnını güneşe serecek adam
uykusuz ranzalar suskun voltalar
geride kalacak ve ah hüzünle
bir gül gibi savrulup gülecek adam
kar yağmıştır sardunyanın üstüne
anılar toza toza bulanmıştır
kitaplar sobada yanmış
ah sazlar duvarda kalmış
güzelim şarkılar yağmalanmıştır

içerden çıkacak birazdan adam
yıpranmış bavulu hantal sesiyle
kendini yollara vuracak adam
yüz çeviren dostlar sinsi tavırlar
açığa çıkacak ve ah kendiyle
bir ince hesabı görecek adam
susamıştır tebessümün seyrine
saçları hiçbirgün okşanmamıştır
bir ihtilal kadar yalnız
ah vefanız kadar yanlış
mümkünse farzedin yaşamamıştır

yusuf hayaloğlu

Sunday, June 04, 2006

bad day / daniel powter [lyrics]

where is the moment when we need it the most
you kick up the leaves and the magic is lost
they tell me your blue sky's faded to grey
they tell me your passion's gone away
and I don't need no carrying on

you stand in the line just to hit a new low
you're faking a smile with the coffee to go
you tell me your life's been way off line
you're falling to pieces every time
and I don't need no carrying on

cause you had a bad day
you're taking one down
you sing a sad song just to turn it around
you say you don't know
you tell me don't lie
you work at a smile and you go for a ride
you had a bad day
the camera don't lie
you're coming back down and you really don't mind
you had a bad day
you had a bad day

well you need a blue sky holiday
the point is they laugh at what you say
and I don't need no carrying on

you had a bad day
you're taking one down
you sing a sad song just to turn it around
you say you don't know
you tell me don't lie
you work at a smile and you go for a ride
you had a bad day
the camera don't lie
you're coming back down and you really don't mind
you had a bad day
you had a bad day

sometimes the system goes on the blink and the whole thing it turns out wrong
you might not make it back and you know that you could be well oh that strong
well I'm not wrong

so where is the passion when you need it the most
oh you and I
you kick up the leaves and the magic is lost

cause you had a bad day
you're taking one down
you sing a sad song just to turn it around
you say you don't know
you tell me don't lie
you work at a smile and you go for a ride
you had a bad day
you see what you like
and how does it feel, one more time
you had a bad day
you had a bad day
you had a bad day

bad day / daniel powter

Saturday, April 29, 2006

liman kırıntıları [poe]

bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
yalan söyledim
yırtık blucinli tayfalara
seni sevmediğimi söyledim.
oysa rıhtımlar
en şarkılı dalgalarla yıkanıyordu
midye kabuklarında sakladım gözyaşlarımı;
hastaydım, kırık kötümser bir öksürük yapışmıştı boğazıma
seni unutmak gerekiyordu...

bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
iskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim
ellerim ıslaktı, gözlerim ıslaktı.
gelip caydırabilirdin beni gitmekten
oturup sigara içer, anlaşabilirdik.
sana tapacağım yalan değildi
benim olursan
seni seviyordum, seni istiyordum...

bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
filler gibi içtim liman meyhanelerinde;
seni unutmak için içtim.
senin sokağında geceler yıldızsızdı
senin sokağında gece yağmur yağıyordu
ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum
bana sevmek yaramıyordu,
ben sevilemiyordum.

bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi
sana bırakacağım bu kentin
üç semtinde üç damla gözyaşı döktüm
birincisi seni ilk gördüğüm yerdi
ikincisi seni ilk öptüğüm yerdi
üçüncüsü... söylemeye dilim varmıyor,
üçüncüsü bana git dediğin yerdi
işte bu mısraları orda karalıyorum;
işte demir aldı şilebimiz
gidiyor, gidiyor, gidiyorum...